herkesin bir an önce evine ulaşmaya çalıştığı saatlerde belediye otobüsü ağzına kadar doluydu
Otobüste Kimsenin Tanımadığı Yaşlı Adam, Üç Gence Öyle Bir Cevap Verdi Ki…
Yaşlı adam birkaç saniye boyunca gençlerin yüzlerine baktı.
Ne kızgın görünüyordu ne de öfkeli…
Sadece son derece sakindi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Hayat dersi vermeye niyetim yok evlat,” dedi. “Sadece size bir şey hatırlatmak istiyorum.”
Gençlerden biri gözlerini devirdi.
“Ne?”
Yaşlı adam, otobüsteki tutunma demirlerinden birine elini koydu.
“İnsanın ne kadar başarılı olduğunu, cebindeki paradan ya da kullandığı telefondan önce, kendisinden güçsüz gördüğü insanlara nasıl davrandığı gösterir.”
Otobüsün içindeki sessizlik daha da derinleşti.
Az önce telefonlarına gömülen bazı yolcular artık başlarını kaldırmış, yaşananları dikkatle izliyordu.
Gençlerden biri küçümseyerek güldü.
“Amca, büyütülecek ne var? Kadın hamile diye bizim yerimizden kalkmamız mı gerekiyor? Biz de bütün gün çalıştık.”
Yaşlı adam başını salladı.
“Çalışmak insanı yormaz sanmıyorum. Ama yorgun olmak, insanlığını kaybetmek için bahane değildir.”
Genç bu kez cevap vermedi.
Yaşlı adam Selma’ya baktı.
Selma başını öne eğmişti. Hâlâ yaşadığı mahcubiyetin etkisindeydi.
“Evladım,” dedi yaşlı adam, “sen onlardan yer istemekle yanlış bir şey yapmadın.”
Selma gözlerini kaldırdı.
“Teşekkür ederim.”
Yaşlı adam tekrar gençlere döndü.
“Üstelik sizin az önce söylediğiniz bir cümle dikkatimi çekti.”
“Hangisi?”
“‘Herkes eşit.’”
Genç başını salladı.
“Evet. Ne var bunda?”
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
“Herkes eşit olabilir. Ama herkesin ihtiyacı aynı değildir.”
Otobüste birkaç kişi başını salladı.
Yaşlı adam devam etti:
“Şu anda sizin ayakta durmanızla bu kadının ayakta durması aynı şey değil. Siz birkaç durak ayakta kalabilirsiniz. O ise sekiz aylık hamile ve elinde hastane dosyası var. Belki hastaneden çıkıp evine gidiyor. Belki de bebeğiyle ilgili kötü bir haber aldı.”
Selma’nın gözleri doldu.
Çünkü gerçekten de o gün hastaneden geliyordu.
Doktor, bebeğinin gelişimini yakından takip etmeleri gerektiğini söylemişti. Selma bütün gün hastanede beklemiş, saatlerce çeşitli kontrollerden geçmişti.
Yaşlı adam bunların hiçbirini bilmiyordu.
Ama söylediği sözler tam kalbinin üzerine dokunmuştu.
Gençlerden biri bir anda huzursuzlandı.
“Biz onun hastaneden geldiğini nereden bilecektik?”
“Bilemezdiniz.”
Yaşlı adamın sesi yumuşadı.
“İşte mesele de bu.”
Gençler birbirlerine baktılar.
“İnsanların hayatında neler olduğunu bilmeden onlara karşı acımasız davranmamak gerekir.”
Otobüs bir sonraki durağa yaklaştı.
Şoför frene bastığında herkes hafifçe öne doğru savruldu.
Yaşlı adam demire tutundu.
Üç genç ise artık sessizdi.
Tam o sırada otobüsün orta kısmında oturan orta yaşlı bir kadın ayağa kalktı.
“Amca, siz oturun,” dedi. “Belli ki sizin de yaşınız var.”
Yaşlı adam başını iki yana salladı.
“Ben biraz daha ayakta durabilirim kızım.”
Kadın ısrar etti.
“Lütfen.”
Yaşlı adam sonunda oturdu.
Fakat gençlerden biri birden telefonunu cebine koydu.
“Tamam,” dedi.
Ayağa kalktı.
Selma’ya baktı.
“Abla…”
Selma şaşkınlıkla ona döndü.
“Buyur?”
“Az önce söylediklerimiz için özür dilerim.”
Otobüsteki herkes ona baktı.
Genç, utançla başını eğdi.
“Gerçekten düşünmeden konuştum.”
Selma birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra küçük bir gülümsemeyle:
“Önemli değil,” dedi.
Genç koltuğuna dönmedi.
“Ben ayakta giderim.”
Yanındaki arkadaşları şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne yapıyorsun?”
Genç omuz silkti.
“Hiç. Sadece biraz insan olmaya çalışıyorum.”
Bu sözün ardından diğer iki genç de birbirlerine baktı.
İkinci genç birkaç saniye tereddüt ettikten sonra ayağa kalktı.
“Ben de.”
Üçüncü genç ise sessizce telefonunu kapattı ve başını öne eğdi.
Yaşlı adam onları izliyordu.
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Selma otururken elini karnının üzerine koydu.
“Çok teşekkür ederim,” dedi.
Yaşlı adam:
“Bana teşekkür etme kızım,” dedi. “Bir gün sen de başka birine yardım edersin. İyilik böyle çoğalır.”
Selma gülümsedi.
Fakat yaşlı adamın kim olduğunu ve neden bu kadar anlamlı konuştuğunu henüz kimse bilmiyordu.
Ta ki otobüs son durağa yaklaşana kadar…
Otobüs durduğunda yaşlı adam ağır ağır ayağa kalktı.
Gazetesini koltuğunun altına sıkıştırdı ve kapıya doğru yürüdü.
Tam inecekken şoför bir anda onu fark etti.
“Hocam!”
Yaşlı adam durdu.
Şoför koltuğundan kalkmadan şaşkınlıkla ona baktı.
“Ben sizi bir yerden tanıyor muyum?”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Sanmam.”
Şoför dikkatle yüzüne baktı.
Sonra gözleri büyüdü.
“Yok artık…”
Otobüsteki yolcular merakla şoföre döndü.
Şoför:
“Gerçekten siz misiniz?”
Yaşlı adam cevap vermedi.
Şoför yerinden kalkıp birkaç adım attı.
“Hocam, sizin fotoğrafınızı yıllar önce her yerde görmüştüm.”
Üç genç şaşkınlıkla birbirlerine baktı.
Şoför devam etti:
“Bu adam…”
Bir an durdu.
“Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birinin kurucusuydu.”
Otobüsün içinde adeta bomba etkisi yaratan bir sessizlik oluştu.
Üç gencin yüzü bembeyaz oldu.
Çünkü birkaç dakika önce gururla bahsettikleri şirketin adını duyduklarında, yaşlı adamın kim olduğunu anlamaya başlamışlardı.
Yaşlı adam ise sadece başını eğdi.
“Eskiden öyleydim,” dedi.
Sonra üç gence dönerek son bir cümle söyledi:
“Bugün size verebileceğim en değerli şey para değil. Umarım bu yolculuktan biraz vicdanla inersiniz.”
Kapılar açıldı.
Yaşlı adam otobüsten indi.
Üç genç ise arkasından öylece bakakaldı.
Fakat asıl şaşırtıcı olan, yaşlı adamın kimliği değildi.
Çünkü ertesi gün o üç gencin çalışmaya başlayacağı şirketin yönetim kurulunda…
Onun imzası vardı.
